"Havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde, teşrin'lerin sonlarına doğru ılık, hiç rüzgarsız, parça parça oynamayan bulutlu, tatlı , sümbüli günlerde, o, en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulur bulur, mahalle çocuklarını çağırtır, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.
Seneler var ki kuşlar gelmiyor. ... Kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat olanlar. Geçen gün, yol kenarlarındaki yeşilliklere basmaya kıyamayarak, yola çıkmıştım. Konstantin Efendi'nin günlerinden bir gündü. Ama gökte hiç kuş gözükmüyordu.
Kuşlar şimdi yoktu havada ama yeşillikler vardı ya. Baktım. Bu yeşilliklerin bazı yerleri sökülmüş. Biraz ileride dört çocuğa rastladım. Yürüyorlar. Yeşilliklerin en güzel yerlerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı alıp söküyorlar, bir çuvala dolduruyorlardı.
"Ne yapıyorsunuz?" dedim.
"Sana ne?" dediler.
Fukara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
"Canım neden söküyorsunuz?" dedim.
- Mühendis Ahmet Bey söktürüyor.
- Ne yapacak bunları?
- Yukarıda deri tüccarı Hollandalı var ya hani, onun bahçesini düzeltiyorlar da.
- İngiliz çimi alsın, eksin, madem ki herif zengin.
- İngiliz çimiyle bu bir mi?
- Bu daha mı iyi?
- İyi de laf mı? Bunun üstüne çimen olur mu? Hollandalı öyle demiş.
Karakola koştum. Polislere haber verdim. Güya men ettiler. Gizli gizli, yine çimenler yer yer söküldü. Mühendis Ahmet Bey'e, ceza bile kesilmedi. Belediye talimatnamesinde, yol kenarlarındaki çimenleri sökmek cezayı mucip olmuyormuş.
Kuşları boğdular, çimenleri kestiler, yollar çamur içinde kaldı."